Orhan Veli Kanık


Orhan Veli Kanık (13 Nisan 1914 - 14 Kasım 1950)

Türk şair, yazar. Özellikle Cumhuriyet sonrası Türk edebiyat tarihinde, şiir türüne farklı bir soluk ve yeni bir bakış açısı kazandırmıştır. Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat Horozcu ile birlikte, "Garip Akımı"na (Birinci Yeni olarak da bilinir) önderlik etmiştir. Türk şiirinin, ağır kalıplardan, klişeleşmiş söylemlerden ve yoğun sanatsal kuramlardan bağımsızlaşması ve yenilenmesi gerektiğini savunmuş; ölçü ve uyak gibi biçimleri terk etmiş; konuşma dilinin ve gündelik hayatın her boyunun şiire yansıtılabileceğini göstermiştir. Dünyaca ünlü La Fontaine'in hikayelerini, şiirsel bir anlatımla Türkçeye çevirmiştir.

Orhan Veli Kanık, 13-nisan 1914 tarihinde, İstanbul'un Beykoz semtine bağlı Yalıköyü'nde dünyaya geldi. Cumhurbaşkanlığı Armoni Orkestrası şefi, klarnet üstadı Mehmet Veli Kanık ile Fatma Nigar Hanım'ın ilk çocukları olarak dünyaya geldi. Mizah yazarı Adnan Veli Kanık'ın ağabeyi olan ünlü şairin, Füruzan (Yolyapan) adlı bir de kızkardeşi vardı.

Günümüzde besiktas-jimnastik-kulubu'nün bulunduğu, Anafartalar İlkokulu'nun ana sınıfıyla temel eğitimine başlayan Orhan Veli, 1921 yılında, ilköğrenimi için galatasaray-lisesi'ne gönderildi. Dördüncü sınıfa kadar bu okula devam ettikten sonra, 1925 yılında, babasının Cumhurbaşkanlığı Bando Şefliği'ne tayini nedeniyle, ailesiyle birlikte ankara'ya taşındı. Burada, Gazi İlkokulu'nu bitiren Orhan Veli, orta öğrenimi için yatılı olarak Ankara Erkek Lisesi'ne gitti.

Henüz ilkokul çağındayken okumayla başlayan edebiyat aşkı, sonrasında satırlara döküldü. Onun edebiyata ilgisini ilk fark eden kişi, ilkokul öğretmeni Sedat Bey oldu ve bu konuda yetenekli gördüğü öğrencisini sürekli yazmaya teşvik etti. Bu sayede, şairin çocukluk çağında kaleme aldığı ilk öyküsü, "Çocuk Dünyası" adında, eski yazıyla basılan bir dergide yayımlandı. Ankara'da geçen lise yıllarında, ilk olarak Oktay Rıfat Horozcu'yla tanışan Orhan Veli'nin, sonrasında Melih Cevdet Anday'la arkadaş olması, edebi kariyerinin başlangıcı oldu. Ortak duygu ve düşüncelerle bağlı oldukları edebiyat zevki, üç arkadaşı iyice yakınlaştırdı. Sürekli edebiyat ve sanat dünyasındaki son gelişmeleri takip ediyorlar, dönemin tanınmış isimlerini okuyorlar, birçok kültür-sanat faaliyetine katılıyor ve yaygın edebi akımlar hakkında ateşli tartışmalar yapıyorlardı.

Sonraları Türk edebiyat tarihinde önemli bir açılıma neden olacak bu isimler, kendi yazınsal ve düşünsel görüşlerini ifade edebilmek ve kaleme aldıkları yazıları, şiirleri yayımlayabilmek maksadıyla, Ankara Lisesi okul kooperatifinin finansörlüğünde, "Sesimiz" adını verdikleri bir dergi çıkarmaya başladılar. Bu vesileyle, okul arkadaşı Hıfzı Oğuz Bekata'nın etkisinde kalarak, düz yazıdan manzumeye geçen Orhan Veli'nin ilk şiirleri bu dergide basıldı. Yine, "Ben Orhan Veli" adlı manzumesinde, Melih Cevdet ve Oktay Rıfat'la olan yakın arkadaşlığını ifade etmişti. Üç genç şair, çıktıkları bu edebiyat serüveninde, öğretmenleri arasında yer alan ünlü şair Ahmet Hamdi Tanpınar başta olmak üzere, Halil Vedat Fıratlı ve Yahya Saim Sinanoğlu'nun büyük desteğini görmüşlerdi.

1933 yılında bu okuldan mezun olduktan sonra, İstanbul'a geri döndü ve yüksek öğrenimine istanbul-universitesi, Edebiyat Fakültesinin Felsefe Bölümünde devam etti. Yazmaya olan düşkünlüğünden vazgeçmeyen genç şair, üniversite döneminde de oldukça aktif bir karakter sergiledi. Kendi fakültesinin öğrenci grubu başkanı seçilmesinin yanı sıra, eski okulu olan Galatasaray Lisesi'nde, yardımcı öğretmen statüsünde görev almaya başlamıştı. Ancak, 1936 yılında, lisans eğitimini bırakmaya karar verdi ve ertesi yıl Ankara'ya geri döndü. Başkentte bir süre, PTT Genel Müdürlüğü Telgraf İşleri Reisliği Nizamlar Bürosu'nda memurluk yaptı. Aynı yıl, şairin yazınsal kimliğini tam olarak ifade eden, biçim ve üslup bakımından tarzını bulmuş olan ilk şiirleri (Oaristys, Ebabil, Eldorado ve Düşüncelerimin Başucunda), Nahit Sırrı Örik'in desteğiyle, "Varlık" dergisinde yayımlandı. Genellikle aşk, özlem, çocukluk anıları gibi temaları yoğun bir duygusallıkla işlediği bu şiirlerin büyük bir kısmında, "Mehmet Ali Sel" mahlasını kullandı. Aruz ve hece vezninin, klasik şiir kalıplarının özelliklerini çok iyi biliyordu. Adını edebiyat çevrelerine duyurmayı başaran Orhan Veli, 1936-1942 yılları arasında, dönemin popüler kültür-sanat dergilerinden İnsan, Ses, Gençlik, Küllük, Inkilapçı Gençlik, Demet, İşte ve Aile'de manzume ve düz yazılarıyla yer aldı.

1941 yılına gelindiğinde, Melih Cevdet ve Oktay Rıfat ile birlikte çıkardıkları "Garip" adlı şiir kitabıyla, Türk edebiyat tarihinde, "Garipçilik" ("Birinci Yeni" olarak da bilinir) adı verilen yeni bir şiir akımı başlattılar. Şiirde biçimsel kuralların gerekliliğini yok sayan bu yeni bakış açısına göre, yoğun şekilde Arapça ve Farsçanın etkisi altında kalan şiir dünyası, artık arınmak, yenilenmek ve kendi diline, milletine özgü bir üslup edinmek zorundaydı. Halk dilinde, yalın bir ifade tarzıyla manzumeler kaleme alan Garipçiler, hicivsel unsurlar ve mizah öğeleri kullanmak suretiyle, gündelik olayların da bahis konusu yapılabileceğini gözler önüne serdiler. Orhan Veli, Garip'in kendisi tarafından kaleme alınan önsözünde, "hece ölçüsü ve uyağın şiiri yozlaştırdığı"nı söylüyor ve onlara göre "şiirin, insanın beş duyusuna değil, beynine seslenen bir söz sanatı olduğu"nu ifade ediyordu. "Şiire, egemen sınıfların beğenilerinin sonucu yerleşen kalıplaşmış öğeler kaldırılmalı, şairaneliğe son verilmeli ve şiir toplumun çoğunluğuna seslenmeliydi. Bu amaç da ancak yeni yollar ve yeni araçlarla gerçekleştirilebilirdi."

II.Dünya Savaşı'nın neden olduğu gerginlik nedeniyle uzatılan askerlik görevini, 1945 yılında, yedek subay rütbesiyle tamamlayan Orhan Veli, Ankara'ya dönerek, Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu'nda tercümanlık yapmaya başladı. Burada, Azra Erhat, Oktay Rıfat ve Erol Güney ile birlikte ortak çeviri çalışmaları yürüttürken, 1947 yılında, Reşat Şemsettin Sirer'in Milli Eğitim Bakanı olmasıyla birlikte, yeni bakanlık yönetimini "antidemokratik ve tutucu" davranmakla suçlayarak, görevinden istifa etti. Hemen ardından, Mehmet Ali Aybar tarafından yayımlanan, "Hür" ve "Zincirli Hürriyet" adlı gazetelerde, siyasal, sosyal, kültürel ve edebi konular üzerine eleştirel yazılar kaleme almaya başladı. 1948 yılında ise, bir süre, Ulus gazetesinde, "Yolcu Notları" başlığı altında makaleler yazdı.

1-ocak 1949 tarihinde, iki sayfalık "Yaprak" adlı kültür-sanat dergisini çıkarmaya başladı. Onbeş günde bir yayımlanan derginin ömrü, finansman sorunu nedeniyle kısa sürdü ve yirmisekiz sayıyla sınırlı kaldı. Dönemin düşünsel ve sanatsal yaşantısı üzerinde önemli bir yer edinmiş olan Yaprak'ın yayım hayatı, 15-haziran 1950 tarihinde sona erince, ünlü şair, İstanbul'a taşınmaya karar verdi. Aynı yıl, Nazım Hikmet'in yazılarından dolayı mahkum edilmesini protesto etti ve düşünce özgürlüğüne imkan verilmediğini öne sürerek, yakın dostları Melih Cevdet ve Oktay Rıfat ile birlikte, şairin serbest bırakılması için üç gün boyunca açlık grevi yaptı. Bu eylemiyle, siyaset ve edebiyat çevrelerinde büyük yankı uyandırdı.


Aynı yılın Kasım ayında, bir haftalığına Ankara'ya geldi. 10-kasim 1950 gecesinde, onarım için kazılmış, ancak üzeri kapatılmamış bir çukura düşerek ayağını incitti. Ardından İstanbul'a dönen ünlü şair, bir arkadaş ziyareti esnasında aniden fenalaşması üzerine kaldırıldığı Cerrahpaşa Hastanesi'nde, 14-kasim 1950 tarihinde, beyin kanaması sonucu girdiği komada hayatını kaybetti. Türk edebiyat camiasını derin bir yasa boğan ölümünün ardından, geniş bir katılıma sahne olan cenazesi, Rumelihisarı'nda bulunan Aşiyan Mezarlığı'nda toprağa verildi. Yakın arkadaşları tarafından, 1-subat 1951 tarihinde, en verimli çağında hayata veda eden şairin anısına "Son Yaprak" adlı tek baskılık bir dergi yayımlandı.

Özellikle Varlık dergisindeki şiirleriyle büyük ilgi gören Orhan Veli, 36 yıllık yaşamı boyunca, gerek eserleriyle gerekse düşünceleriyle, sağlığında ve ölümünden sonra kendinden çok söz ettiren şairlerden biri olmuştur. Türk edebiyat tarihinde, yenilikçi fikirlerin ilk savunucularından biridir. Özellikle Garipçilik akımının önderi olarak, şiirin ölçü, uyak gibi alışılagelmiş klişelerden, kalıplardan ve kurallardan bağımsızlaşarak da yazılabileceğini göstermiş; eserlerinde ağır sanatsal ifadeler, kalıplaşmış benzetmeler yerine, daha basit ve yalın olan halk dilini kullanmayı benimsemiştir. Eserlerinde, zaman zaman hicivsel bir üslup ile mizah öğelerinden yararlanmıştır. Gündelik hayatın her yönünün şiire konu olabileceğini savunmuş ve kendini belli bir duygu ya da düşünceyle sınırlamamıştır. Amacı, okura biçimsel bir şaheser sunmak değil, anlatmak istediklerini hissettirebilmektir. Dolayısıyla, cilalı söze gerek yoktur. Bu nedenle, konuşur gibi kaleme aldığı şiirleriyle, başta olmak üzere, bazı kesimler tarafından, şiir yazımını bu kadar basitleştirdiği için oldukça fazla şekilde eleştirilmiştir.


Sanatta toplum misyonunu ön plana çıkarmış olan Orhan Veli, edebi çevrelerden ziyade halka hitap etmeyi tercih etmiştir. Şiirin kısır bir döngü içerisinde kalmaması gerektiği düşüncesiyle, sürekli olarak kendini ve kalemini geliştirmeye çalışmıştır. Moliere, Rimbaud, Musset, Gogol, La Fontaine, gibi dünyaca ünlü yazarların eserlerinden çeviriler yapmıştır. Çocuk hikayeleri yazan La Fontaine ile Nasreddin Hoca öykülerini, şiirsel forma dönüştürmüştür. Önemli eserlerinden bazıları İngilizce, Fransızca, Rusça ve Yunanca gibi dillere çevrilmiştir. Eserlerinde, özellikle İstanbul'a aşk derecesindeki tutkusu dikkat çekmektedir.

Orhan Veli, askerlik yaptığı dönemde, hayat hikayesini kısaca şu şekilde özetlemiştir: "1914'te doğdum. 1 yaşında kurbağadan korktum. 9 yaşında okumaya, 10 yaşında yazmaya merak sardım. 13'te Oktay Rıfat'ı, 16'da Melih Cevdet'i tanıdım. 17 yaşında bara gittim. 18'de rakıya başladım. 19'dan sonra avarelik devrim başlar. 20 yaşından sonra da para kazanmasını ve sefalet çekmesini öğrendim. 25'te başımdan bir otomobil kazası geçti. Çok aşık oldum. Hiç evlenmedim, şimdi askerim".


ESERLERİ :


ŞİİR:

Garip (1941 - Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat Horozcu ile birlikte)
Vazgeçemediğim (1945)
Destan Gibi (1946)
Yenisi (1947)
Karşı (1949)

DÜZYAZI:

La Fontaine Masalları (1948)
Nasrettin Hoca Hikayeleri (1949 - manzum hikaye)
Nesir Yazıları (1953)
Edebiyat Dünyamız (1975)
Fransız Şiiri Antolojisi (1947 - derleme)

ÇEVİRİ:

Bir Kapı ya Açık Durmalı ya Kapalı (A.de Musset'den - O. Rifat ile, 1943)
Barberine (1944)
Scapin'in Dolapları (Molière'den - 1944)
Sicilyalı yahut Resimli Muhabbet (1944)
Tartuffe (1944)
Versailles Tulûatı (1944)
Üç Hikâye (Gogol'dan - Erol Güney ile, 1945)
Turcaret (A. R. Lesage'dan - 1946)
Hamlet ve Venedikli Tüccar (Shakespeare'den - Ş. Erdeniz ile, 1949)
Batıdan Şiirler (O. Rifat ve M. Cevdet ile, 1953)
Antigone (J. Anouilh'den - 1955)
Saygılı Yosma (J. P. Sartre'dan - 1961)
Bütün Çeviri Şiirleri (1982)
El Kapısında (Turgenyev'den - 1994)



ŞİİRLERİ

Anlatamıyorum (Garip, 1941)

Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerin kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.

Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epiyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.

Dedikodu (Garip, 1941)

Kim söylemiş beni
Süheyla'ya vurulmuşum diye?
Kim görmüş, ama kim,
Eleni'yi öptüğümü,
Yüksekkaldırımda, güpegündüz?
Melahat'ı almışım da sonra
Alemdara gitmişim, öyle mi?
Onu sonra anlatırım, fakat
Kimin bacağını sıkmışım tramvayda?
Güya bir de Galataya dadanmışız;
kafaları çekip çekip
Orada alıyormuşuz soluğu;
Geç bunları, anam babam, geç;
Geç bunları bir kalemde;
Bilirim ben yaptığımı.

Ya o, Mualla'yı sandala atıp,
Ruhumda hicranın'ı söyletme hikayesi?

Güzel Havalar (Garip, 1941)

Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.

Söz (Garip, 1941)

Aynada başka güzelsin,
Yatakta başka;
Aldırma söz olur diye;
Tak takıştır,
Sür sürüştür;
İnadına gel,
Piyasa vakti,
Muhallebiciye

Söz olurmuş,
Olsun;
Dostum değil misin?

Kitabe-i Seng-i Mezar (I, II, III) (Garip, 1941)


Kitabe-i Seng-i Mezar I

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar;
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi;
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allahın adını,
Günahkar da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendi'ye.


Kitabe-i Seng-i Mezar II

Mesele falan değildi öyle,
To be or not to be kendisi için;
Bir akşam uyudu;
Uyanmayıverdi.
Aldılar, götürdüler.
Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü.
Duyarlarsa öldüğünü alacaklılar
Haklarını helal ederler elbet.
Alacağına gelince...
Alacağı yoktu zaten rahmetlinin.


Kitabe-i Seng-i Mezar III

Tüfeğini deppoya koydular,
Esvabını başkasına verdiler.
Artık ne torbasında ekmek kırıntısı,
Ne matrasında dudaklarının izi;
Öyle bir rüzigar ki,
Kendi gitti,
İsmi bile kalmadı yadigar.
Yalnız şu beyit kaldı,
Kahve ocağında, el yazısiyle:
"Ölüm Allahın emri,
Ayrılık olmasaydı."

Sol Elim (Garip, 1941*)

Sarhoş oldum da
Seni hatırladım yine;
Sol elim,
Acemi elim,
Zavallı elim!


İstanbul Türküsü (Vazgeçemediğim, 1945)

İstanbul'da, Boğaziçi'nde,
Bir fakir Orhan Veli'yim;
Veli'nin oğluyum,
Tarifsiz kederler içinde.

Urumelihisarı'na oturmuşum;
Oturmuş da, bir türkü tutturmuşum:

"İstanbulun mermer taşları;
Başıma da konuyor, konuyor aman, martı kuşları;
Gözlerimden boşanır hicran yaşları;
Edalı'm,
Senin yüzünden bu halim."

"İstanbulun orta yeri sinema;
Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anamı;
El konuşur, sevişirmiş; bana ne?
Sevdalı'm,
Boynuna vebalim!"

İstanbul'da, Boğaziçi'ndeyim;
Bir fakir Orhan Veli;
Veli'nin oğlu;
Tarifsiz kederler içindeyim.

Değil (Vazgeçemediğim, 1945)

Bilmem ki nasıl anlatsam;
Nasıl, nasıl, size derdimi!
Bir dert ki yürekler acısı,
Bir dert ki düşman başına.
Gönül yarası desem...
Değil!
Ekmek parası desem...
Değil!
Bir dert ki...

Dayanılır şey değil.

Cımbızlı Şiir (Yenisi, 1947)

Ne atom bombası,
Ne Londra Konferansı;
Bir elinde cımbız,
Bir elinde ayna;
Umurunda mı dünya!

Tahattur (Yenisi, 1947)

Alnımdaki bıçak yarası
Senin yüzünden;
Tabakam senin yadigarın;
"İki elin kanda olsa gel" diyor
Telgrafın;
Nasıl unuturum seni,
Vesikalı yarim?

İstanbul'u Dinliyorum (Karşı, 1949)

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Önce hafiften bir rüzgar esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar, ağaçlarda;
Uzaklarda, çok uzaklarda,
Sucuların hiç durmıyan çıngırakları;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Kuşlar geçiyor, derken;
Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.
Ağlar çekiliyor dalyanlarda;
Bir kadının suya değiyor ayakları;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Serin serin Kapalı Çarşı;
Cıcıl cıvıl Mahmutpaşa;
Güvercin dolu avlular.
Çekiç sesleri geliyor doklardan,
Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Başında eski alemlerin sarhoşluğu,
Loş kayıkhaneleriyle bir yalı;
Dinmiş lodosların uğultusu içinde
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir yosma geçiyor kaldırımdan;
Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar,
Bir şey düşüyor elinden yere;
Bir gül olmalı;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir kuş çırpınıyor eteklerinde;
Alnın sıcak mı, değil mi, bilmiyorum;
Dudakların ıslak mı değil mi, bilmiyorum;
Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından
Kalbinin vuruşundan anlıyorum;
İstanbul'u dinliyorum.

Bedava (Karşı, 1949)

Bedava yaşıyoruz, bedava;
Hava bedava, bulut bedava;
Dere tepe bedava;
Yağmur çamur bedava;
Otomobillerin dışı,
Sinemaların kapısı,
Camekanlar bedava;
Peynir ekmek değil ama
Acı su bedava;
Kelle fiyatına hürriyet,
Esirlik bedava;
Bedava yaşıyoruz, bedava.

Dalgacı Mahmut (Karşı, 1949)

İşim gücüm budur benim,
Gökyüzünü boyarım her sabah,
Hepiniz uykudayken.
Uyanır bakarsınız ki mavi.

Deniz yırtılır kimi zaman,
Bilmezsiniz kim diker;
Ben dikerim.

Dalga geçerim kimi zaman da,
O da benim vazifem;
Bir baş düşünürüm başımda,
Bir mide düşünürüm midemde,
Bir ayak düşünürüm ayağımda,
Ne haltedeceğimi bilemem.

Gün Olur (Karşı, 1949)

Gün olur, alır başımı giderim,
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda
Şu ada senin, bu ada benim,
Yelkovan kuşlarının peşi sıra.

Dünyalar vardır, düşünemezsin;
Çiçekler gürültüyle açar;
Gürültüyle çıkar duman topraktan.

Hele martılar, hele martılar,
Her tüylerinde ayrı telaş!..

Gün olur, başıma kadar mavi;
Gün olur, başıma kadar güneş;
Gün olur, deli gibi...

Hürriyete Doğru (Karşı, 1949)

Gün doğmadan,
Deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola.
Kürekli tutmanın şehveti avuçlarında,
İçinde bir iş görmenin saadeti,
Gideceksin;
Gideceksin ırıpların çalkantısında.
Balıklar çıkacak yoluna, karşıcı;
Sevineceksin.
Ağları silkeledikçe
Deniz gelecek eline pul pul;
Ruhları sustuğu vakit martıların,
Kayalıklardaki mezarlarında,
Birden,
Bir kıyamettir kopacak ufuklarda.
Denizkızları mı dersin, kuşlar mı dersin;
Bayramlar seyranlar mı dersin, şenlikler cümbüşler mi?
Gelin alayları, teller, duvaklar, donanmalar mı?
Heeey!
Ne duruyorsun be, at kendini denize:
Geride bekleyenin varmış, aldırma;
Görmüyor musun, her yanda hürriyet;
Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;
Git gidebildiğin yere.

Karşı (Karşı, 1949)

Gerin, bedenim, gerin;
Doğan güne karşı.
Duyur duyurabilirsen,
Elinin, kolunun gücünü,
Ele güne karşı.

Bak! dünya renkler içinde!
Bu güzel dünya içinde
Sevin sevinebilirsen,
İnsanlığın haline karşı.

Durmadan işliyen saatlerde
Dişli dişliye karşı;
Dişlilerin arasında,
Güçsüz güçlüye karşı.
Herkes bir şeye karşı.
Küçük hanım, yatağında, uykuda,
Rüyalarına karşı.

Gerin, bedenim, gerin;
Doğan güne karşı.

Sizin İçin (Karşı, 1949)

Sizin için, insan kardeşlerim,
Her şey sizin için;
Gece de sizin için, gündüz de;
Gündüz gün ışığı, gece ay ışığı;
Ay ışığında yapraklar;
Yapraklarda merak;
Yapraklarda akıl;
Gün ışığında binbir yeşil;
Sarılar da sizin için, pembeler de;
Tenin avuca değişi,
Sıcaklığı,
Yumuşaklığı;
Yatıştaki rahatlık;
Merhabalar sizin için;
Sizin için limanda sallanan direkler;
Günlerin isimleri,
Ayların isimleri,
Kayıkların boyaları sizin için;
Sizin için postacının ayağı,
Testicinin eli;
Alınlardan akan ter,
Cephelerde harcanan kurşun;
Sizin için mezarlar, mezar taşları,
Hapishaneler, kelepçeler, idam cezaları;
Sizin için;
Her şey sizin için.

Delikli Şiir (Kitaplarına Girmeyen Son Şiirlerinden; Yeni Dergi, 1 Mart 1951)

Cep delik cepken delik
Yen delik kaftan delik
Don delik mintan delik
Kevgir misin be kardeşlik

Gelirli Şiir (Kitaplarına Girmeyen Son Şiirlerinden; Varlık, 1 Ocak 1951)

İstanbul'dan ayva da gelir, nar gelir
Döndüm baktım, bir edalı yâr gelir,
Gelir desen dar gelir;
Gün aşırı alacaklılar gelir.
Anam anam
Dayanamam,
Bu iş bana zor gelir.

Hiç yorum yok:


0
Program ve Dosya Arayın


Web'de Gez Radyo Dinle